Haber:
Şirinevler mevkiinde Aksaray istikametinde 35 RMN 984 plakalı araç sürücüsü Kemal Sâlim direksiyon hakimiyetini kaybedince inanması güç bir ölüme sebep oldu.
Direksiyon hakimiyetini kaybeden Sâlim’in aracı otobüs duraklarına doğru ilerleyince vatandaşlar paniğe kapıldı ve bağırmaya başladı. Bu sırada bir kapkaççıyı derdest edip karakola götüren polis memuru Selim Pars’ın elindeki silah ateş aldı. Polis memurunun mermisi metro istasyonundan durağa doğru gelen Sâdık Çetin’e isabet etti. Silahın ateş alması ve Kemal Sâlim’in duraklara doğru hızlıca girişi durakta bulunan vatandaşları ve esnafı daha da heyecanlandırarak, kargaşaya sebep oldu. Kalabalığa girmemek için manevralar yapan Sâlim polis memurunun silahına hedef olan Çetin’e çarptı. Vatandaşlar içersinde bulunan ve serinkanlılığını koruyan Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi hemşirelerinden Nazlı Kan yerde yatan Çetin’e ilk müdahaleyi yaptı. Ancak iki ayrı öldürücü darbe alan Çetin olay yerinde vefat etti. Çetin’in yüzünde görülen gülümseme çevrede bulunan ve olayın şokunu üzerinden atmayan vatandaşları üzüntüye boğdu.
Sâdık Çetin Neden Gülümsüyordu? Araştırdık:
Haydar Cânan: [Morg Görevlisi]
Mevtâ bize getirildiğinde hâlâ gülümsüyordu. Ben önce ölmediğinden şüphelendim ve tekrar tekrar kontrol ettim. O gülümseyiş ancak canlı bir bedende görülebilir diye düşündüm. Yanılmışım, meğer ölüler de gülebilirmiş. Hem de dirilerden de güzel.
Kerim Çalap: [Otopsi Uzmanı]
Vakıa ayan beyan ortada olduğundan ve ailesi izin vermediğinden ötürü otopsi gerçekleştirilmedi. Ancak, ben mevtâyı gördüm. Gülüşü çok gerçekçi ve alışılmadık bir gülüştü. Açıkçası incelemek isterdim, lâkin daha evvel de söylediğim gibi zorunlu bir durum olmadığında ve aile izni alınamadığından inceleyemedik. Ben ölüm anında bir kasılma olabileceğini ve bu kasılma sebebiyle dudaklarda tebessümün oluştuğunu düşünüyorum. Meslekî açıdan bu konuda bir kesinliğe ulaşamadığım için üzgünüm, sanırım sürekli kafamı kurcalayacak ve ben türlü türlü cevaplar bulacağım ama hiçbirisinde ısrarcı olamayacağım. Hakikati bilemeyeceğim.
Kemal Sâlim: [Şoför]
Araçtan alelacele çıkarak hemen yanına gittim. Hemşire hanım başını kucağına almış bir elini de tutarak ismini soruyordu. O ise sadece gülümsüyordu. Ben yanına yaklaşamadım, öylece başında dikildim kaldım. Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki bir ara olduğum yere düşeceğimi ve bir daha asla konuşamayacağımı zannettim. Ama bir ara gözlerimiz buluştu, o çok takılmadan tekrar hemşireye doğru döndü. O kısacık anda gözlerindeki gülümseme bana öyle bir güç kuvvet verdi ki vücudumdan ayrılmış zannettiğim ruhum sanki tekrar yerine oturdu.
Hafif alkollüydüm. Uzun süredir görüşmediği arkadaşlarımla buluşmak için İzmir’den geldim. İki tek attıktan sonra ayrılmıştım. Bir ara gözlerim kaydı, kendimi toparlayayım derken birden gaza yüklenmişim. O sırada duyduğum silah sesi aklımı iyice başımdan aldı. Sonrasını hatırlamıyorum. Her şey bulanık. Sadece o gülen gözleri. Bir ömür unutamam artık. Ben öyle bir hapse mahkûm oldum ki, hiçbir yargı sistemi bana bundan ağır bir ceza veremez.
Cevriye Kamus: [Sâdık Çetin’in Psikologu]
Bana annesinin zoruyla geliyordu. Sadece annesinin gönlü olsun diye her hafta Salı günleri 13:00-14:00 saatleri arasında gelip benimle konuşuyordu. Ancak hiçbir zaman en ufak bir bıkkınlık ve istememezlik belirtisi görmedim. Kabullenmekten de öte, sanki kendi kararı ile geliyordu. Annesiyle tartışmalarını bilmesem terapiye kendi isteğiyle başlamış derdim.
Annesini onun hakkında bu kararı almaya iten sık sık ölüm hakkında çoğumuzun düşünmediği noktaları düşünmesi ve bunu dillendirmesiydi. Câvidan Hanım [annesi], oğlunun ölüm korkusuyla kendisine zarar vereceğinden korkuyordu. Bu sebeple benden her hafta gizlice bilgi alırdı. Gizlice konuşurduk çünkü, Sâdık’la anlaşmaları böyleydi.
İlk zamanlar Câvidan Hanım’la uzun uzadıya konuşur Sâdık hakkında bilgi verirdim. Ancak ilerleyen zamanlarda –nasıl oldu bilmem- Sâdık’la ilgili konuşmaktan kaçınmaya başladım. Sadece annesiyle değil, kimseye ondan bahsetmek istemiyordum. Çok samimi ve içten geçen konuşmalarımızı sadece kendime saklamak istedim. Onunla konuşmaktan haz duymaya başladım. Geleceği günü iple çeker, gelmeyecek diye gelene kadar korkar olmaya başladım. Sâdık benim için bir hastadan daha çok meslektaşım gibiydi. Zaten iki ay sonra ben terapiye gerek yok diye annesini de iknâ ederek bu bağlamdaki görüşmemize son verdim. Ancak Sâdık’la görüşmeye devam ettim. Meslektaşım olan beyimle de tanıştırdım ve sohbetlerimiz üçlü eksende devam etti.
Konuşmalarımızda çok kolay “bilmiyorum” diyebilmesi beni hep hayrete düşürmüştür. Ben bilmiyorum demeyi ondan öğrendim. Beyimle meslektaş olmamızın getirdiği sorunları da böyle çözebileceğimi gördüm ve kendisine de bu sebeple defalarca teşekkür ettim.
Sâdık’ın neden gülümsediğine de aynı düzlemde bilmiyorum diyeceğim. Gerçekten bilmiyorum, onunla ölüm hakkında çok az konuştuk. Gerçi birçok konuyu ölüme bağlardı ama ben hiç oralı olmazdım. Bunu neden söylüyorum? Sâdık her duruma prensipleri dâhilinde tepki verirdi.
Şemsettin Kamus: [Cevriye Kamus’un Beyi]
Hanımım ondan çok bahsederdi. Ne yalan söyleyeyim çok defa kıskançlık nöbetine yakalansam da Cevriye’ye güvenimden ötürü bu bahsi hiç açmadım. Çocuk genç, danışan olarak geliyor ve psikologunu etkiliyor.
Kendisiyle tanışınca iyice anladım ki bu şüphem yersizdir. Tesadüf ki, ilk konuşmamız da şüphe konusundaydı. “Zan etmek”ten olabildiğince kaçıyor bunu da çok güzel savunuyordu. Cevriye’nin ona yaklaşımı da şüphelerimi iyice ortadan kaldırdı.
Kimi hafta sonları bize gelir hava güzel olursa bahçede aksi takdirde çalışma odamızda uzun uzadıya konuşurduk. Ben de hanımım gibi kendisinden etkilendim. Müthiş fikirleri müthiş bir sırayla ve müthiş bir heyecanla anlatıyor ve savunuyordu.
Şüpheden olabildiğince uzak bir kanaatle söylüyorum: tebessümünün bir sebebi elbet vardır.
Selim Pars: [Polis Memuru]
Olay sırasında üzerimde yoğun bir baskı hissediyordum. Tutukladığım bir kapkaççı ellerimde yeni oltadan alınmış bir balık gibiydi. Etraf insan dolu ve ben sorunsuz olarak onu şubeye götürmeye odaklanmıştım. Canım öyle sigara istiyordu ve ben o kadar gerilmiştim ki buna cesaret edemedim. O kadar korunmasız insan ve elimde herkese zarar verebilecek bir zanlı… Mühimmat deposuna mumla girmiş gibiydim. Bir de kibrit çakamazdım.
Sonrası malum. Üzerimdeki elektrik işaret parmağımdan tetiğe geçti. Tutukludan korkarken ben zarar verdim. Birden kendimden geçtim, aklım başımdan gitti, ne yapacağımı bilemedim. Yere yığılan şanssız bedene mi koşayım, çarpan arabanın şoförüne mi karar veremedim. O durumda bastırılamayacak bir suçla eğildim büküldüm. Yer yarılsa da dibine girsem dedim. Mesleğimden kendimden silahımdan şapkamdan utandım, soyutlanıp o mevkiden uzaklaşmak belki yerde yatanın yerinde olmak istedim.
İki arkadaşım yakalanan kapkaççının suç ortağının peşindeydi. Birden aklıma onlar geldi, nereden estiyse. Bir daha sendeledim.
Merhumun yanına hiç yaklaşamadım. Zanlı diye silahıma sarılmış bir halde kendime geldiğimde zanlıyı rahmetlinin başına toplanan kalabalık içinde gördüm. Hareket edemedim, sonrasını hatırlamıyorum. Olduğum yere yığılmışım.
Zeki Yılmaz: [Arkadaşı]
Sâdık’la birbirimizi çok severdik. Lâkin bunu kimse bilmez. Zira, çok konuşmazdık. Anlaşmamış sözle olmaz, konuşmaya gerek kalmazdı. Ama öyle geceler olurdu ki sabahlara kadar susmaz yine de diyeceklerimizi bitiremezdik. “Medeniyet” üzerine konuşmaya başlar “yemek ihtiyacımız medeniyete nasıl yol verdi” diye sorar sabah ezanını duyunca ancak kendimize gelirdik. Yine öyle bir gece söz yaşamak bilincinden hayattan zevk almaya oradan şehvet insan münasebetine ve nihayet ölüme kadar geldi. Nasıl ölmek istersin diye sordu? Ben biraz suskun kalınca ayaklandı, volta atmaya başladı. Suskunluk arefesinde idi, bildim. Konuşsun diye gözlerine baktım. Eline kumandayı ve bir şarkıyı başlattı. O vakitler Uğur Işılak’ı pek sever her zamankinden fazla vakit ayırırdı müzik dinlemeye. Oydu. Ölesim Gelir diye bir türkü. “Böyle” dedi, “ölmeliyiz”. “Nasıl” dedim, “dinle” dedi. Dinledim.
Ölesim Gelir
Aklıma düştükçe doğduğum yerler
Bir daha dünyaya gelesim gelir
İçimi döktükçe divane derler
Derdimi dağlarla bölesim gelir
Ölesim gelir, ölesim gelir
Belki öldüğümde gülesim gelir
Isıtan ateştim yaktılar beni
Zulüm halkasına taktılar beni
Bükülmez çınardım yıktılar beni
Çaldıkça sazımı çalasım gelir
Ölesim gelir, ölesim gelir
Belki öldüğümde gülesim gelir
Uğur Işılak
“Gülerek ölmek değil öldüğünde gülmek” dedi. Belki ondandır gülmesi.
Peyami Taşyürek: [Câmi İmamı]
Allah rahmet eylesin, çok severdim merhumu. Allah herkese öyle bir evlât versin, anasının bir dediğini iki etmezdi. Câvidan Hanım da ehl-i namus, mahalledeki herkesin anası makamındadır. Evlâdını da çok iyi yetiştirdi. Allah da bu dünyada mükâfatını vermeye başladı. Çok dua etmişimdir Allah’ım bana da böyle aklı başında bir çocuk nasip et diye. Bilmem ki kabul etti mi? Ya sabır imtihanındayım ya cezadayım.
Neyse, Sâdık çok sık gelmezdi câmiye. Okula gitmezden evvel benden öğrendi Kur’an-ı Azimüşşanı okumayı. Arapçaya da çok heves etti ama kısmet olmadı, garibime. Gıpta ederdi ben mâna verdikçe. Bu sene kursa başlamıştı, seneye de Mısır’a gidecekti. Nasip işte.
İki Peyami’den çok şey öğrendim derdi. Biri benmişim biri Peyami Safa. Ama en güçlü mürebiim ölüm derdi. Allah’a hamd ederdi, ölümü yarattı ve öleceğimizi bize bildirdi diye. “Mutluluk istemiyorum muhterem hocam, huzura müptelayım” derdi. Cesedinde değil ruhunda gülümseme isterdi yani. İnşaallah farklı mânalar çıkartmaya uğraşmazlar, cesedinden.
Ben de ondan Peyami Safa’yı öğrendim, Allah razı olsun.
Kemal Yazıcı: [Hırsız]
Ben hep ölümle birlikte yaşayan bir adamım. Nerde pislik ben orda. Girmediğim ortam tatmadığım tat içine etmediğim hayat kalmadı belki de. Sağ ayağım hafif topallar. Esirgeme yurdundan kaçarken oldu. Sonrası malum hayat işte.
Son işte büyükbaşlardan birine takılmışız. İyi de para cukkaladık hani. Kıllanmadım değil. Ama düşmezler peşimize diye rahat takıldık. Saklanma falan yok anlayacağın. Hangi it gammazladıysa artık polis peşimizde. Şubeden bir abi var, o bize haber uçurur biz de onu görürüz. Kimse alınmasın ama bu işler böyle işte.
Neyse, o gün içim de bir sıkılıyor bir sıkılıyor burnumu sıksan canım çıkacak. Arkadaşlarla da tartıştık falan. Herkesin birbiriyle limoni. Birden bastılar mekanı. Yenibosna’da bir internet kafe var oraya takılıyoruz gündüzleri. Haber gelmiş tetikteyiz ama dedim ya kafalar duman. Bir iki de cigaralığa vurmuşuz. Kafa bir milyon. Neyse, polisleri görünce hemen tabanları yağladık. Aynasızlar tek değilmiş. Biz bekliyoruz ama ne bilelim büyükbaş tokatladığımızı. Arka kapıdan sıvışırken ötekileri de gördüm. Bizimkilere dedim ayrılalım, eve meve uğramayın. “Bir iki güne buluşuruz”. Neyse, arkada kömürlükler falan var ordan sıvıştık. Sonra ayrıldık. Ben Şirinevler tarafına topuklayıp kalabalık arasından kaçacam. En sağlamları benim peşime takılmış, otobüs duraklarının orda yakalandık. Sonrası malum işte.
Adam vurulunca bizim polis iptal oldu. Kargaşadan faydalanıp kaçayım dedim. Metroya binip kaybolacam hesap bu. Kalabalığın arasına girince süper bi hatun elemanı kucağına almış bi şeyler yapıyodu. Elemanın yüzüne takıldım. Dünya üstüme çöktü sanki. Hareket edemedim. Baktım kaçmakla bu işler olacak gibi değil, döndüm bizimkini uyandırdım. Bu arada kalabalık hafiflemeye başladım. “Yürü” dedim “şubeye”. Sonra da buraya geldik işte.
Ama elemanın yüzü hâlâ aklımda. Mık gibi saplandı unutamıyorum. Daha öncede ölü gördüm ama bu acayip saplandı içime. Arkasından muhakkak ağlayanı olur. Ben ölsem, öldüğümü bilenler zil takar oynar. Töbe ettim, şimdi. Zaten teslim olmuş gibi olduk. Az verirler. Çıkınca da adam olacam.
Nazlı Kan: [Hemşire]
Eminönü’ne gidiyorduk. Yanımda beraber görev yaptığımız doktor arkadaşım Can [Güzel] da vardı. Hastaneden çıkıp Şirinevler’e gittik, birkaç arkadaşla buluşup oturduk. İkimizde yorgunduk ama Can hasta olduğundan iyice halsizleşti. Zar zor ayakta duruyordu. Bir iki araba geçti oturacak yer yok diye binmedik. Sonra birden olaylar hızlıca gelişti. Can bahanesini bulmuş gibi yere yığıldı. Ben hemen vurulan gencin yanına koştum. İlk yardım müdahalesini yaptıktan sonra bilincini açık tutmak için konuşmaya çalıştım. Önce gözlerini kıstı sonra o güzel gülümsemesini takındı. İyi olduğuna işaret sandım. Bir şeyler söylemek için kasılınca ağzına doğru kulağımı yaklaştırdım. İnsanlar başımıza toplanmış anlamsız bağırışlarla bağırıyorlardı. Sesini duymakta oldukça zorlandım. “Ne güzel…” diyor başka bir şey anlaşılmıyordu. Yorulmasın diye susmasını işaret ettim. Konuşmaya çabalıyordu hâlâ. Önce işaret parmağımla muvaffak olamayınca uzun parmağımın da yardımıyla ağzını tuttum. Gözleri biraz daha açıldı, dudakları yayıldı. Gülümsemesi eksik kalmadı. Öylece kollarımda can verdi. Gözlerini gözlerime çivilemiş gözleriyle bir şey anlatmak istiyor gibiydi.
O derin bakışları asla ama asla unutamam. Şimdi o bakışlardan ne mânalar çıkarttığımı anlatsam, sayfalar dolusu yazı eder.
Yarasıyla hiç ilgilenmedi. Devamlı bana, gözlerime baktı. Ben bile kendime bu kadar bakmadım diyorum şimdi. Ne vakit aklıma gelse o genç aynaya bakar bende ne bulduğunu sorarım kendime. Bir sürü cevaplar buluyorum buna, her gün bir yanımı keşfediyorum.
Bir ölüden hayatımı okumaya başladım, kendimi tanımaya başladım.
Câvidan Sinan: [Sâdık Çetin’in Annesi]
Ne diyem be yavrum. Çok konuşturman beni. Ana yüreği kanar be. Tek fidanımdı o benim. Kimsecikler zarar vermesin diye üstüne titredim, hep. Adı babamın adıdır. O koyduydu. İkinci Sinan olsun dediydi de rahmetlik bizim oğlan heves etmedi hiç.
Mürvetini göremeden gitti kınalı kuzum. “Bi sevdiğim yok ana” derdi. “Bi de onu kaybetmek korkusuna dayanamam” diye sustururdu beni. Allah’ıma isyan olmasın amma içim çok yanar be. Kimselere vermesin bu acıyı. “Ana ben senin acını da görmeyem, dayanamam” derdi. Babası gittiğinde daha orta mektepteydi yavrum. Çok ağladı. İçine kapandı. Çok düşünürdü, cancağzım. Nasihat etmeye kalksam “ana babası ölmüşe dana ne nasihat edecen” derdi.
Bi gün geldi, elinde bi kağıt. “Ana” dedi “işte vasiyetim burada. Bu cüzdanımda duracak. Olursa kaybolursa, çalınırsa cesedimden, bir tane Kur’an-ı Kerîm’imin içinde bir tane de bilgisayarımda kayıtlı”. “Aman oğul” dedim, “ne vasiyeti”. “Ana sen demezmiydin bana yarına senedimiz yok diye”. “Derdim de oğul” dedim “Allah sırayı bozmasın”. “Hayırlısı ana, senin haberin olsun da…” dedi, çıktı gitti. Piskolog falan buldum işte, o kızcağız bi şeyi yok dedi amma nebileyim, anlamadım gitti.
Hep hayali gözümün önünde… Aha vasiyetinde de yazmış yazmış bunlar da borcum demiş. Sonra hepsini çizmiş en alta da Arapça Allah yazmış.
Öyle işte be yavrum, Rabbim mekânını cennet etsin.
Kâmile Yılmaz: [Komşusu]
Çok üzüldük, çok. Evlatlarımız içinde inci gibiydi. Muhacirdir onlar. Anasının ilk kocasından. Cânım Câvidan Hanım, Allah rahmet etsin iki kocası da terk-i diyar etti. İkisi de evliyâ gibi adamlardı. Bir de bu gencecik yavru, Allah sabır versin.
Büyükle büyük küçükle küçük olurdu rahmetli. Hiç yüzünden gülücük eksik olmazdı, yüzü biraz ekşimiş gelse mahalleye hemen Mehmet’imi çağırır sahile konuşmaya inerlerdi. Yavrucak, hepimizin bağrını yaktı.
Bazen bizim çocukları şikâyet ederdim de “yok Kâmile teyze, sen bilmiyorsun ne insanlar var anasını kesiyorlar. Hem de para için. Mehmet de Çetin de akıllı çocuklar. Esmâ’ya zaten kara atsan üstüne yapışmaz, hanım hanımcık” der bağrıma su serperdi. Esmâ’mı ona düşünürdüm, Câvidan Hanım’a da söyledimdi ama pek yanaşmamış. Ne de yakıştırırdım, ama üzülmezdim de yanaşmıyor diye. O sebeple evimize girmez oldu kapıdan konuşur gider Mehmet’i kapıdan çağırırdı. Ona üzülürdüm. Dilimi eşek arısı soksun, söylemez olaydım.
Allah rahmet etsim, mekânı cennet olsun.
Mehmet Yılmaz: [Çocukluk Arkadaşı]
Öz kardeşimden yakındır bana, merhum. Çocukken bir defa kavga ettik ondan gayrı birbirimize kötü sözümüz işitilmemiştir. Misket oynuyorduk, hîle yaptı. Ben de hîlesini açığa çıkardım. “Sen bana nasıl hîle yaptın dersin” diye tutuştuk kavgaya. Ben onun burnunu kırdım o da benim kafamı yardı. Bu yaşa geldik hâlâ “birader senin yüzünden burnumun doğrusuna gidemiyorum” diye takılırdı.
Çok vefakârdı rahmetli. Ben askere erken gittim, o okuyordu. 7 kere geldi ziyarete, tâ Batman’a.
“Geride yetim bırakırsan senin çocuklarının çocuklarım olur, sen de bana teminat ver” der, ben oralı olmayınca “nasıl kardeşsin sen be” diye sitem ederdi.
Sarışın mavi veya yeşil gözlü kızlardan hoşlanırdı rahmetli, hemşireye o yüzden gülümsemiştir.
Ali Haydar: [Mahallesinden Arkadaşı]
Bir iki defa bana takıldı içmeye gittik. Meyhaneleri sevmezdi. Dışarıda bi mekânımız var. Orada takılırdık. “Haydar” derdi “şu kafam bir iki saat dursun diye şu laneti içiyorum ya sonra kendimden nefret ediyorum” derdi. Kafasının durduğu falan olmazdı ha. Sarhoş olmazdı ki hiç. Niye içer niye küfrederdi bilmem. Sonra biraz gülümser ölü gibi yatardı çimenlerin üstüne.
Bi gün kahvede Mehmet, bu, ben, bi de bizim Rıza okey oynuyoruz. Mehmet’le tutuşmuşlar bi tartışmaya. Meşhurdur onların tartışmaları. Neyse, bunlar okeyi mokeyi bıraktılar. Ben de sinirlendim bastım kalayı dağıttım taşları. Mesele neydi hatırlamıyom. Kalk dedi bu. Kalktılar gidiyorlar. Ben de kalktım. “Haydar” dedi “biz câmiye Peyami Hoca’ya gidiyoz gelecem diyorsan gene de gel”. Ben Alevi’yim diye soruyo tabii. Geliyom dedim. Gittik meseleyi Hoca bağladı. Beni orda görenler şaşıyo tabi, bunun burda ne işi var diye. Ben Sâdık’la her yere giderim. O bize pek katılmazdı ama bi defa kahvede cıngar çıkarttı. Millet “mum söndü” falan diye makaraya sarıyo. Benim de kafam iyi, ses çıkarmıyom. Önce millete çıkıştı sonra bana. Kendime geldim. Sesim çıkmıyo daha. Neyse bu kahveden çıkınca arkadan yetiştim “eyvallah birader” dedim. “Ulan” dedi “bu meret senir dinini savunmaktan, celadetini göstermekten alıkoyuyor ya ben daha o meluna yaklaşmam”. Daha da içmedi,zaten. Her içişimde hâlâ o gelir aklıma.
Büyük adamdı vesselam, Allah rahmet eylesin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder