Perşembe, Mart 13, 2008

Yazamamak

Bir yazıya başlayamamak derdi bu satırların yazarına başka bir konu hakkında yazmaya niyetliyken başlığı “yazamamak” şekline değiştirtmiş, yazarın mazisinde de derin izlere sahiptir. Kısırlığının asıl müsebbibi işte bu derttir. Yoksa o da yazılmaya değer birçok fikirlere gebe kalmış, kimi vakit “bu kez doğacak” dese de illetli bünyesi buna müsaade etmemiştir. Bu fakir de “madem yazamıyorum o halde yazamamak üzerine yazarım” deyip çocuğu olmayan bir gönüllü gibi kendini ebeliğe vermiş, kısırlık üzerine “ilmî” araştırmalara girişmiştir.

Yazmak fikrî ve taşkınlığa erişip daha da geniş bir alana yayılmanın ve neticede oradan da taşmanın fiilidir. İnsan ilk merhaleyi atladığını düşündüğü anda yazmaya niyetlenir. Başlamak üzerinde düşünce yoğunlaşınca sukuta uğrayan bu uğraş belki devam eder belki neticeye erer belki de tehir edilir. Son iki şık arasındaki durum da yazmamaya karar verilmemiş olduğu halde tehirin sonlanamaması durumudur. İşte mevzuumuz bu tür yazamamaktır.

Beyninde volkanlar patladığı, içinde kuvvetli dalgalar yarıştığı halde insanın dışarıya açılamaması sıkıntılı bir ruha bürünmesi için yeter sebep. Bu öyle bir durumdur ki insanı içine çeken bataklık gibi derin ızdırablara gark eder. Hal böyle olunca da yazamama hasleti kendini doğuran bir canavara dönüşür, yaşlanmaz, daima zindedir ve ölümü pek güçtür.

Yazamayan adamın birkaç sebebi varsa en mühimi başlayamamaktır. “Bir başlasam ardı muhakkak gelecek” müdafaası yazma ihtimali olanı dahi kabızlığa sürükler. “Bir başlasam”….

Yazamayan adamın ızdırabı o kadar büyüktür ki bunu ancak anne olmak hayaliyle yanıp kavrulan ve fakat o bahtiyarlığa bir türlü ulaşamayan hanım kişi üzerinden anlatmak kabildir. Gerçi kabızlık gibi “Allah düşman başına vermesin” illetler de bu hali anlatmaya araç olabilir ama bence noksan kalır. Zira kabızlıkta sadece bir sıkıntıdan kurtulma arzusu debelenir ve fiil esnasında zevk duyarak afiyete ulaşma söz konusu iken doğum mevzuunda iş böyle değildir. Her şeyden önce doğum, insanı bir daha kendisine –doğuma- sebep olacak bütün fiillerden soğutacak kadar zor. Belki bundan daha önemlisi ise doğumun sonunda bir eser meydana gelmekte ve bu eser özellikle ana için vücudun diğer kısmı hükmündedir. O vakit ölseniz dahi varlığınız sizden neşet eden bu fidanda yaşar. Doğurana kadar aranızda öyle bir bağ vardır ki siz neyle beslenirseniz o da onunla beslenir. Doğduktan sonra bir müddet daha size muhtaç kalsa da o parça vakt-i istikbalde sizi de esîri edebilir. Meselenin çok kere düğümlendiği yer de burasıdır. Ya istediği gibi büyütmeye kâdir olamazsa. Yazamayan adama yazdırmayan büyük korkusudur, bu. Yazmaya niyetlenen kişi yazdıklarına râm olmak korkusunu duyduğunda muhakkak kalemi bırakacak ve fikriyatını beyaz hayal kağıdında tekrar yoğurmaya koyulacaktır. Yani hazırlanacaktır, kurtulmaya çalışmayacaktır. İşte bu sebeple yazamamak gebe olduğu evladını doğuramayan ana olmaktır, kabızlık olmak değildir.

Mükemmele âşık olan yazamaz. Sözünü ve sükûtunu vezne oturtan yazamaz. “Kervan yolda dizilir” kaidesini yaşamayan yazamaz. Başlangıcın kıymetini bilen ve başlamayı bilmeyen yazamaz.

Yazamamak bir illet midir yoksa bir tıynet midir, bilemem de kimisine çok yaraşır: yazmadığı halde yazamadıklarını kemale erdirebilenlere. Ömürlerinin son demlerinde yazarlar, az yazarlar böyle yazarlar.

Hiç yorum yok: