Şehir ya köpek sesiyle ya ezanla karşılar geleni.
Şehir, surlarıyla emniyet, ezanıyla huzurdur. Ahali altıya bölünmüş günün her devresinde huzurlarını tazeler, emniyet içinde yaşadıklarını ilan eder. Derviş gönlünde bir âlem taşıdığını bilir, orayı kendince surlarla sarar ve her an kendini mürşidine teslim ederek huzuru arar.
Sükûnet içine nakşedilmiş köpek seslerinin musikisiyle şehre girdi Veysel.
Çarşıda görülen esnafa selam, haber bekleyenlere haberlerini verdi. Dualar aldı, sadakalar kabul etti. Selam ile kelam öyle birbirine girdi, şehri şehir yapan aşk çarşıda resmedildi. Ancak asıl bekleyenler bekletilmemelidir. Gidilmeli, selamlar verilmeli, eller öpülmeli, yüz sürülmelidir. Nasıl izin istenmeli çarşıdakilerden? “Yol yorgunuyum” dese yalan, geçiştirip kaçsa ehl-i tasavvufa yakışmaz. Nasıl etmeli? Ne demeli? En iyisi halden anlar birini sohbete dâhil etmeli. Demirci Murat Efe… Gelir, bir iki kelam ile yolcuyu yoluna yollar.
***
Veysel şehit babasından miras yağız atın üzerinde öyle bir süzülür, onunla birlikte öyle ahenkle hareket eder ki bu tabloda insan bedeni nerede başlar, hayvan bedeni nerede biter, fark etmek imkânsızdır. İnsana hayvanı hissettiren terbiye, hayvana insanı sevdiren ateştir bu tablonun boyası ve fırçası.
Yaz akşamıdır ve Veysel tekkeye yakınlaştıkça heyecan denizine batar, yanar. Ataları aynı harpte bu dünyadan el çekmiş biri hayvan biri insan, iki can aynı iştiyakla ileri, hep aynı yöne, tekkeye aynı ritimle hamle yapar.
Neden sonra menzile yaklaşılır. Nizam ve intizamı cihana namzet bu derya, bu cennet bahçesi hasretini çekenlere başka güzeldir. Mıknatıs gibi her daim çekimi vardır lakin kendisine yaklaşanı daha şiddetli çeker, kendi ruhuna katıp terbiye eder.
Veysel tekkeye yetmiş seksen adım kala yoldaşıyla beraber bastığı yeri incitmekten korkarak tekke yolunda…
Önce yol ahıra, oradan ön taraf kapıya düşer. Bu kısa yolda görülen kardeşlere selam verilir, hal hatır sorulur, varsa haberleri, emanetleri, selamları verilir, hayır dualar alınır. Yol nihayet ana kapıya gelir ki ne büyük bir beklentidir, besmele ve sağ ayakla içeri girilir:
- Selamün Aleyküm İsmail.
- Aleykümselâm Veysel’im.
İsmail’le de kucaklaşmak gerektir. Kısa bir hasbıhalden sonra, İsmail sanki unutmuş da yeni hatırlamış gibi:
- Haydi kardeş, Efendi Hazretleri “gelince hemen gelsin” demişti.
Der ve kapıyı tıklatarak “buyur evladım” emrini bekler. Kapı açılır, kapılar açılır, gün doğar, baş önde biraz utangaç selam verilir:
- Selamün Aleyküm.
- Aleykümselâm evladım, gel Veysel.
El öpülür, el bağlanır, konuşmak için ilkin büyüğün sözü beklenir.
- Anlat bakalım evladım, nasıldır kardeşlerimiz?
- Efendim, hepsi hürmetle ellerinizden öperler. İhvanımız sizi pek özlemiş, ziyaret için izin isterler, dua beklerler.
- Allah her daim kardeşlerimizi doğru yolunda tutsun. Bizleri azgınlardan, sapkınlardan, aşırıya gidenlerden etmesin.
- Âmin.
- Sohbetler nasıl geçti?
- Efendim buyurduğunuz hususları dilimiz döndüğünce aktardık kardeşlerimize.
- Allah razı olsun, rahmetiyle birimize bin katsın.
- Âmin.
Daha bir dolu hasbıhal… Mürşidi sordu, mürit cevap verdi. Müridi gördüklerini, duyduklarını, anladıklarını, anlattıklarını anlattı. Mürşit hayırlara sevindi, şükretti; şerlere üzüldü dua etti. Veysel şimdi ağır imtihandadır; sorular kolay, tatmin edici kelimeleri bulmak ne kadar zor… Efendi Hazretleri nasıl da en ince noktasına kadar inceliyor meseleleri, tanımaya çalışıyor Veysel’in gittiği şehri. Mehmet Han da irdelemiş midir Konstantin’i?
Âh, sükut… Gönül ehlinin güzel lisanı… Kelimesiz, soluksuz ve fakat gönülden… Araya aracı koymadan, saf ve şifreli... Muhabbetin saklanamayan, sırlı ve en samimi ifadesi…
Mürşit anladı ki derdi vardır evladının, sordu:
- Derdin nedir, a oğlum?
Veysel’in kafası ürkek bir hamleyle yavaş yavaş doğruldu. Titrek bir sesle:
- Efendim, müsaade buyurursanız Padişahımız Efendimiz’in topladığı orduya katılmak isterim.
- Hayy Hak! Evladım bu müjde birçok ecdadımızı Konstantin’e götürdü. Çoğunu şehit etti, kimini gazi… Bazısı da üzgün döndü. Lakin devletimiz tekkemizden on asker istedi, kardeşlerini yolladık. Bizlere de burada vazife verdi.
- Efendim, emirlerinize karşı gelmek aklımızın ucundan bile geçmez. Devletimizin verdiği vazifeye de isyan etmiş değilim.
- Öyleyse nedir evladım ıstırabının sebebi? Mürekkebini şehit kanından aşağı mı görürsün?
- Efendim, bilirim yolumuzda rüyaya pek itibar edilmez. Ama yola çıktığımdan beri ne vakit gözümü yumsam bir ses beynimde çınladı. Mekânsız bir ses… “Şeyhinden izin al, Mehmet’in ordusuna gir” dedi durdu.
Şeyhin tespihi rahlesindeki elinden önce dizine, oradan yere aktı. Gözleri buğulandı. Sonsuz bir noktayı süzer gibi daldı. Sonra, sanki uykuyla uyanıklık arasında:
- Hele sen kardeşlerinle hasret gider.
Veysel yerinden doğruldu, geri geri odadan çıktı. Efendi Hazretleri nesneyle bağını koparmış bir halde kalakaldı.
Üç gün geçti. Üç oruç günü… Üç derviş günü, üç sabah namazı günü… Üç sabah namazına kalkıldı, kaç rekât namaz kılındı. Sureler okundu, secdeler yapıldı. Tespihlerde lafzatullah kalplere nakşedildi.
Dört gece geçti. Dört teheccüt gecesi… Yangınlar başladı, tespihler çekildi. Dört derviş gecesinde uyuşmuş dizler üzerinde uyanıldı. Boyunlar tutuldu, gözler kanla sürmelendi. Kalpler açıldı, yalvarışlar, yakarışlar dört gecenin dört bir yanına dağıldı. Kandiller saba yeliyle söndü.
Neden sonra Veysel çağrıldı. Bir umutla, bir korkuyla, hani o İbrahim ateşiyle gönlünü bıraktığı kapının önünde durdu. Başı eğilebildiği kadar eğildi üstü başı birden düzeldi, kapıyı çalıp emirle içeri girdi.
Sabır sınavıdır. Üç gün önceki yerine diz çöktü, bekledi de bekledi. O ilk ses ateş gibi ateşini yaktı:
- Evladım, Veysel’im seni Baltaoğlu Süleyman Paşa’ya levent yaptık. Hayırlara gidesin, Rabbimin yardımıyla fetih bu sefer mukadder olur inşallah.
- Efendim, ben yüzme bilmem ki.
- Evlatlarımızın her birini bir kısma gönderdik ki ordumuza kanat olsunlar. Sen de kadırgalarımıza kanat olursun.
“Emredersiniz efendim” dedi ve şeyhinin eline uzandı. Öperken eline akan tespihle doğruldu. Şaşkın gözlerle bakakaldı. Efendi Hazretleri pek belli etmezdi ama herkes bilirdi ki göz nuru Veysel’dir, lakin bu hediye nedir?
- Bu tespihi, Allah rahmetini esirgemesin, hocam vermiş idi. Gazi de olsan, şehit de olsan biz de ahirette hakkımızı senden isteriz.
Gözleri nemlendi Veysel’in, omuzları çöktü, kamburu çıktı. Hafif toparlanarak:
- Efendim, müsaade ederseniz, kardeşim Hafız’ı da görmek isterim. Helallik alıp devam ederim, yoldan ayrı kalmam.
- Git evladım, git. Selamımızı da götür. Ben senden razı oldum Allah [c.c] da razı olsun.
Veysel’in anası düştü aklına. Kardeşi Hafız’la ilim tahsiline yolcu ederken ikisine de “Bu güne kadar sizden razıyım. Bundan gayrı hocalarınız sizden razı olmazsa sütümü helal etmem, onlar razı olursa ben de razı olurum Allah [c.c] da razı olsun.” demişti. On yıl geçti ana kokusunu duymadı, kardeşine verirdi bari kokusunu, mümkün olursa o götürürdü.
***
Günler yollarda geçti, namazlar gâh arzın seccadesinde gâh hasır üstünde kılındı. Bir akşamla yatsı arası Hafız’ın dergâhına varıldı. Kucaklaşıldı, ağlaşıldı, anlatıldı, anlaşıldı. Buradan da orduya gidenler olmuş, Hafız’a kala kala beş talebe kalmıştı. Gündüz halka halka yaptırıp ders anlatan talebeler ancak akşamla yatsı arası Hafız’dan ilim tahsil edebiliyordu. Veysel de kardeşinin sohbetine girdi. İçinde heyecanla karışık hayret hali, hala çocukmuşlar gibi koşup oynamak isteği, bastırılamaz sarılmak arzusuyla dersi dinledi. Yatsı namazını orta boylu kara bir talebe kıldırdı. İki kardeş bir odaya geçip gâh susarak, gâh bin bir zorlukla seçilmiş kelimelerle, gâh ayet-i kerimelerle, gâh hadis-i şeriflerle konuştular, konuştular...
Gözler ağırlaşınca Hafız, “Haydi ağabey yatağın hazır, yat. Dervişlik bitti, askerlik istirahat ister.” diye Veysel’e doğru hamle yaptı ki Veysel hiç yerinden kıpırdamadan eliyle “dur”, diliyle “Hafız, gidip de dönememek var. Bir aşır oku da kulağımda sesin öyle kalsın.” dedi.
Abdestler tazelendi. Hafız besmeleyle başladı:
- Elif, Lâm, Mim. Ğulibetir-Rûm. [Rumlar yenildi].
Veysel, Hafız’ın nefes alışını fırsat bilerek kesti.
- Hafız!
Ağabeyinin yeni isteğini takkesinin altında mevzilenmiş gözleriyle dinledi Hafız.
- Sure-i Fetih’ten oku.
Tekrar besmele, yine derinden bir nefes... Bu sefer sırtına bir dünya yükü daha yüklenmiş gibi başladı Hafız: